OkulBil TV

Eğitim - haber - Sanat

“BYE-BYE TÜRKÇE”-HASAN AKARSU

 

“BYE-BYE TÜRKÇE”

 

 

 

“Bye-Bye Türkçe” Oktay Sinanoğlu’nun yapıtı. Yazarın 26 yaşında, Yale’de Batı’nın
300 yılda en genç profesörü olmakla ünlendiği biliniyor. “Bir Nev-York Rüyası” adlı
yazısını çok ilginç bulduğum için paylaşmak istiyorum. Bir düşte, kendinizi Nev-York’ta
görüyorsunuz. Öyle bir düş ki, tüm işyeri adları, gazete-dergi adları Türkçe. Kola olmadığı
için size soğuk bir Susurluk ayranı sunuluyor. Türkler her şeye egemen oluyor, tüm okullarda
Türkçe okutuluyor vb. Kısaca, gerçekte Türkiye’nin ABD karşısında düştüğü duruma, bu kez
ABD düşerek Türkiye’nin kültür işgaline uğruyor. Açıkçası Türkiye’nin böylesine işgalci bir
duruma düşmesini hiçbir aydın isteyemez; ama düş bu. Türkleri uyandırması gereken bir düş.
ABD yayılmacılığına karşı durulması gerektiğini anımsatan bir düş.
Oktay Sinanoğlu, ilginç görüşler ileri sürerek bunları savunuyor. Atatürk’ün dil
konusundaki uyarıcı görüşlerine yer vererek, tarihte, Romalıların, Keltlerin dilini yok ederek,
İngilizlerin İrlandalıların dillerini yok ederek onları sömürgeleştirdiklerini anımsatıyor.
Gerçekte İngilizcenin “beş kadar dilin rasgele ve kuralsız karışımından” oluşup yeni
terim türetme yeteneği olmadığını belirterek Türkçeyi yüceltiyor: “Türkçe binlerce
yıldır matematiksel yapısını, sözcük türetme yetenek ve kurallarını aynen korumuştur”.
Yazar, 1953’ten sonra Türk Milli Eğitimi’nin İngiliz ve Amerikan gizli örgütlerince
yönlendirilerek, “en tehlikeli sömürge oyunuyla” ele geçirildiğini vurguluyor. Japonların
böyle bir oyuna gelmeyip İngilizce eğitimi reddettiklerini, Japoncadan ödün vermediklerini
belirtiyor. Türkiye’deki İngilizce eğitim veren üniversitelerin ABD’ye hizmet ettiklerini
ısrarla söylüyor. Bugün Türkçenin düpedüz İngilizcenin istilası altında olduğunu biliyoruz.
Yazar, yeniden Kurtuluş Savaşı verileceğini ve bu savaşta, okullardaki hazırlık sınıflarının
kaldırılacağını, yeni seçilen Bakanların bildikleri yabancı dil sayılarıyla övülmeyeceklerini,
Orta ve Yüksek öğretimin tümünde yabancı dille eğitimin yasaklanacağını, hatta yabancı
misyoner okullarında bile eğitim dilinin tümüyle Türkçe olacağını, belediyelerin ve
sorumlu kuruluşların işyeri adlarını Türkçe koyacaklarını, basın-yayın kuruluşlarının
adlarının da Türkçe olacağını vb belirtiyor. Bu Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması gerektiğini
unutmamalıyız. Bize “İnsan Hakları” dersini veren Almanların Musevilere, İngilizlerin
İrlandalılara, Amerika’nın yerlilere vb Fransa’nın Cezayir’e yaptığını bilmemiz gerekiyor.
Yazar, Atatürk’ün Türkçenin gelişimi konusunda yaptığı çalışmaları anımsatarak bugün
ikinci bir Dil Devrimi gerektiğini vurguluyor. ABD’nin “Dünya dili İngilizce olacak”
sözünün bir “Anglo-Sakson Propoganda ve Efsanesi” olduğunu, kendi dilini kullanmanın
şovenlik, İngilizceyle eğitimi insancıllık saymanın bir yanılgı olduğunu belirtiyor. Yabancı
dille eğitim ile, yabancı dil öğretimini karıştırmamak gerektiğini anımsatıyor. “Her onurlu
ülkenin eğitim dili kendi dilidir” görüşünü savunuyor. “Nasıl Bir Eğitim” yapılması
gerektiğini açıklıyor: “Eğitim aynı zamanda bir ülkenin, milletin geçmişiyle geleceği arasında
bir köprü olma görevini üstlenir…” diyerek bizde son elli yılda, kişilerin milletinden, dilinden,
tarihinden koparıldığını belirtiyor. Amerikan ahlakında para kazanmanın öne çıktığını,
bunun için her şeyin yapıldığını, bol bol silah üretildiğini vb bu nedenle günümüzde Batı’nın
ve ABD’nin “içi kof büyük bir cüsseden ibaret “ olduğunu açıklıyor. Böylece, Atatürk’ün
yaptığı gibi Türklere özgüvenlerini kazanmalarını öğütlüyor. Bugünkü eğitim sistemimizin,
hazırlık sınıflarıyla, dershanelerle, Anadolu liseleri ve kolejlerle, İngiltere’den gelen ders
kitaplarıyla, dışarıya gönderilen öğrenciler ve kaynaklarla, “İngiliz misyoner okulu tipi” Türk
okullarıyla, “Milli Eğitim değil, Milli Eritim” leştiğini savunuyor ve Atatürk’ün güvendiği

öğretmenleri, gençliği, sömürgeciliğe karşı çıkan solcuları, ulusalcıları, profesörleri,
eğitimcileri göreve çağırıyor.
Yazar, dili öylesine önemsiyor ki, “Dil, gönlü yüzdüren gemidir” diyor.
Yabancıların yurdumuzda açtığı üniversitelerle, eğitimimizin yabancılara, İngilizlere
terk edilişini, “Kapitülasyonların en korkuncu” olarak nitelendiriyor. Avusturya’nın,
Romanya’nın, Japonya’nın vb yabancı dille eğitime izin vermediğini, bu ülkelerin sömürge
pazarı olmadığını söylüyor. Küreselleşme ve özelleştirme edebiyatının yurdumuza çok zarar
verdiğini, her şeyimizin satıldığını anımsatıyor. Türkiye’nin Avrupa’ya ve ABD’ye yalvaran
bir dış politika izlediğini, bunun yanlış olduğunu belirtiyor ki katılmamak elde değil.
Oktay Sinanoğlu’nun birkaç görüşüne katılmıyorum. Yazımımızda düzeltme iminin
kullanılmasını savunuyor. Söyleşilerde kimi sorulara verdiği yanıtlarda, şimdiki iktidarın
savunduğu türban sorununa destek veriyor. Batı’da örtünmenin engellenmediğini ileri
sürüyor: “…Elalemin dinine, kıyafetine ne karışıyorsun, ayıp değil mi? Yani hiçbir tarafı
tuttuğum için söylemiyorum, dünyanın hiçbir yerinde hatta komünist ülkelerde bile böyle
şey olmaz…” ( Kültür Dünyası, Osman Olcay’la söyleşi, Kasım 1997, s.383) Sinanoğlu,
türbanın yurdumuzda siyasal simge olarak kullanıldığını bilmiyor olamaz. Ayrıca, onun
Arapça, Farsça, Türkçe karışımı Osmanlıcayı savunduğunu da belirtmeliyim ki ben buna da
katılmıyorum.
Oktay Sinanoğlu, ABD’de eğitim gördüğü halde, ABD savunuculuğu yapmıyor,
kendi ulusunun diline, ekinine, eğitimine, tarihine sahip çıkıyor ve Türkçeyi zenginliğiyle
yücelterek, bireylerine özgüven aşılamakla önemli bir işlevi yerine getiriyor. Yürekli bir bilim
insanı ve aydın olduğunu kanıtlıyor.

(*) “Bye-Bye Türkçe- Oktay Sinanoğlu, Otopsi Yayınları, 13. Basım, Nisan 2003

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

OkulBil TV © 2016