OkulBil TV

Eğitim - haber - Sanat

aydın boysan’la söyleşi-kadir incesu

 

 

Biz her şeyi olduğu gibi kabul edip, çarpışmayı öğrendik

Gitmeye acelemiz yoktur…

“Her insan ait olduğu sınıfın düşüncesini taşır.”
Aydın Boysan

yazı ve fotoğraf:KADİR İNCESU

“Ne Hoş Zamanlardı”, “Acele Etme Çabuk Ol”, “Bıkma Yaşa”, “Ayıp Olmadan”, “Uzun
Yaşamanın Sırrı” ve “Haydi Dostlar” kitaplarını peş peşe okuduktan sonra, 90. yaşını
kutlayan Aydın Boysan’ın evinin kapısını çaldım bir bayram sabahı. Uzun uzun söyleştik.

Nice nice yıllara… Yaş 90… Şu anda aklınızdan neler geçiyor?

100. yaşımı nasıl geçireceğimi düşünüyorum, planlıyorum.

Kaç kitap oldu?

39 kitabım yayınlandı. “Ne Hoş Zamanlardı”, “Acele Etme Çabuk Ol”, “Bıkma Yaşa”, “Ayıp
Olmadan”, “Uzun Yaşamanın Sırrı” , “Haydi Dostlar”… 40. kitabım tamamlandı. 40.
kitabımı oğlum Burak Boysan ile birlikte yazdık.

Yazarlıktan para kazanıyor musunuz?

Kitap sayıları ve baskı adetleri arttıkça, yazarlıktan da artık para gelmeye başladığı için son
derece de mahcubum.

Yazarlık size ne kazandırdı?

Dostlar kazandırdı. Okur çevresi gibi bir hazine kazandırdı.

90 yıllık yaşamınızın hangi dönemlerini yeniden yaşamak isterdiniz?

90’ını birden… Hepsini… Bütün belalar dahil, bir dakikasından bile vazgeçmeden, tıpatıp
aynısını yaşamak isterim. Çünkü çocukluğumda yaşadığım çevrelerde bize beleşçilik
öğretilmedi. Biz her şeyi olduğu gibi kabul edip, çarpışmayı öğrendik. Bu nedenle iyi günler
kalsın da, kötü günler çıksın gibi hafiflik ve beleşçilik gösterilerine giremem… Herkesin
yaşamı bir bütün oluşturur. O bütünlük bozulamaz. Kötüleri çıkarıp, iyileri saklamak gibi
beleşçilik huyları, bize, bana ve yaşıtlarıma yaşadığımız çevrelerde öğretilmedi…

“Değişim, temiz bir aile kızının pavyona düşmesi gibi keder verici” diyorsunuz… İçinizi
yakan değişimlerden söz eder misiniz?

Kitap okuma unutuldu. Televizyon seyretme rahatlığı toplumu havai olmaya itiyor.
Şehirlerimiz olağanüstü kalabalık hale geldi. Bu kalabalık anlam dışı bir yığınlaşmaya
dönüştü. Bireyler arasındaki ilişkiler uzaklaştı ve soğudu. Hatta aile bireyleri arasında bile…
Büyük aile hayatı kayboldu. Evlenen çocuklar hemen başka yerlere taşınıyor. Akrabalık
ilişkileri bile soğudu. Hele eski yılların yürek ısıtan komşuluk ilişkileri neredeyse kayboldu
gitti. Ben ömrümün ilk 15 yılında yaşadığım Samatya ve Narlıkapı’da birlikte olduğumuz
insanları isimleriyle ve çehreleriyle hala unutmadım. 40 yıldır oturduğum bu apartman
dairesinde, 12 daireden 8’inin yüzünü görmedim. Toplum ve aile içi ilişkilerin kopuşması
tehlikeli bir değişmedir.

Bir yazınızda “Ayakkabılarımız su alırdı, pantolonlarımız yamalıydı, sırtımız kavi
değildi, sürekli üşürdük, ama biz hep umutlu ve mutluyduk.” diyorsunuz… Aydın
Boysan’ın başarılarının temelinde çocukluğunda yaşadığı bu olayların rolü nedir?

Benim yaşamımın temeli mütevazi ve çalışan insanlar olan annem ve babamın yanında;
toplumumuz içindeki bütün insanların dürüst, kapalı gelirleri olmayan, insan sıfatına layık
kişiler olmasıdır. Bana, ilkokulda dört yıl öğretmenlik yapmış olan hanımı, bütün sınıfta ilk
cezalandırdığı kişi ben olduğum için unutamıyorum. Ama bunun da bir sebebi vardı. O hanım
bana iltimas ettiği zannını uyandırmak istemiyordu. Çünkü o hanım benim öz annem olurdu.
Ben ayrıca yaşadığım kanaatkâr ve çalışkan topluma da hayran oldum. Hepsini severdim.
Hepsine saygım vardı. Biz olağanüstü tutumlu yaşayan Bir çevrenin çocuklarıydık ama
tiyatroya sinemaya gider ve durmadan kitap okurduk. Hele Atatürk dönemi, toplumumuz
dünyada görülmedik biçimde ortaçağ kafasından fırlayarak yaşanan zamana erişmesi
dönemidir. Unutmayalım alfabemiz bile, eski yazı yani Arap alfabesiydi. Medeni kanun yeni
canlandı. Mahalle mektepleri yerini ilkokullar, liseleri ve üniversiteler aldı. Cumhuriyetin ilk
15 yılında toplumun ne derece füze hızıyla yükselişini görmek bana 90 yaşımda hala mutluluk
veriyor.

Yazmak, Aydın Boysan için uzun ve mutlu yaşamın sırrı mıdır?

Evet. Ben 61 yaşımda gazete yazılarına saygıdeğer ve sevgili arkadaşlarım tarafından
başlatılmasaydım ve bu başlangıç 63 yaşımda çıkmaya başlayan ilk kitabımdan sonra 40.
kitaba kadar varmasaydı ben yaşamıma tiyatro temsillerinde olduğu gibi anlamlı bir final
ekleyemezdim.

Yaşadığınız semtler kişiliğinizi nasıl etkiledi?

Benim İstanbul’da yaşadığım ve yetiştiğim semtler ilk olarak: Davutpaşa Çöp İskelesi,
Davutpaşa Ispanak Viranesi, Samatya Narlıkapı Çıkmazı ve Yeşilköy Bamya Tarlasıdır. 40
yıldır da Etiler Çamlık’ta oturuyorum. Ama ben ne öğrendiysem, çocukluğum ve gençliğimin
geçtiği, saydığım ilk dört yerde öğrendim. Öğrencisi olduğum Pertevniyal Lisesindeki
öğretmenlerim arasında Nurullah Ataç, Reşat Ekrem Koçu, İhsan Kongar, Keyise İda ve
Mesut Cemil’in bulunmasıdır.

Yazılarınızda şiiri sık sık kullanıyorsunuz. Şiir yazdınız mı?

Yazdım. Genç yaşlarda başladım. Hepsi kayboldu gitti. Şiir kitabı da çıkarmayı düşünüyorum.
Az sayıda yazılmış şiirim var. İsteğim, bunları bir kitap boyunca tamamlamaktır. Mesela şiir
kitabımın 21 Mart Dünya Şiir Gününde yayınlanması beni mutlu eder.

Mimarlığı tercih etmenizde neler etkili oldu?

Mimarlık, ufukları geçmiş ve gelecek zaman yayılan toplumun ve insanların bütün hayatını
içeren son derece de geniş ufuklu bir uğraştır. Sürekli olarak kafa çalıştırıp yeni yollar arama
alışkanlığını oluşturur.

Mimarlık ve yazarlık arasında nasıl bir kurulabilir?

İkisinin de can noktası yaratıcılık, sabır, çalışma ve yaratma aşkı gibi birbirine son derece
yakın kaynaklardan doğabilir. Kaynaklar birbirine çok yakındır ama birbirine de hiç
benzemez.

Şimdi bir sofra kursanız, kimleri davet ederdiniz?

Aaah aaahh… Daha davet etmeyi aklıma getirebileceğim insanların bir bölümü ne yazık ki
ben yaşa gelince dünyamızı terk etmiş bulunuyor. Ben, yalnız onları anarak, hala yaşayanlar
arasında ayırım yapmış olmak gibi bir yanlışlığa düşmek istemiyorum. Ancak yaşamı
terk etmiş olan birkaç kadim dostumu anmadan da duramayacağım. Hemen aklıma gelen
isimlerden Namık Bilgin, Gıyas Korkut ve Tarık Minkari gibi üç isim bulunuverdi. Ama
biraz daha düşünsem çok daha başkalarını da sayabileceğimi, dolayısıyla insanları sevebilme
yeteneğine ulaştığımı sevinerek görüyorum

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz yakın dostlarınızdan Tarık Minkari de sizin gibi asıl
mesleğinin dışında yazarlığıyla tanınıyordu. Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

Hayır. Tarık Minkari de tıp profesörüydü. Yüreklerinde ve kafalarında söyleyebilecekleri
bazı takıntılar oluşabilen insanların mesleklerinin önemi yok. Bana kalırsa insanların en
önemli yanları kafaları ve yürekleri oluyor. Yalnız meslek kafaları da yüreklerini de doldurup
kaplamaya yetmiyor.

Yaşam felsefeniz nedir?

Şimdi… En zor soruyu yönelttiniz… Hiç sırası olmadan kafama yığılan ister kırıntı olsun,
ister uzamış olsun tüm düşünceleri felsefe adıyla tanımlamaya kalkışmak istemiyorum.
Elbette ben kafamı çalıştırmak için hangi alanda olursa olsun yolları açık tuttum. Bütün
ömrümde, hangi çevrede ve zamanda olursa olsun aynı kafayı ve yüreği taşıdım. Hiçbir
konuya yaklaşmaktan korkmadım ama haddimi bilmemek pervasızlığına da düşmek
istemedim. Her kafa çalıştırışıma felsefe yapmak gibi bir müstesna tabela asmak bana uzak
bir davranış gibi geliyor…

Mimarlar Odasının kuruluşu ve kurullarında görev aldınız… Sivil toplum örgütlerinin
etkinliği konusunda neler söylemek istersiniz?

Sivil toplum örgütleri topluma yol gösterme konusunda bulundukları açının önemli
bakışlarını gösterebildikleri için çok önemli… Ancak bir noktaya özellikle ve üzülerek
dokunmak istiyorum, o da şudur: Her toplum açısında (meslek demek istemedim onun için)
bulunan insanların toplum konularını benimseyerek ömürlerinin bir bölümünü bu konularda
çalışmak için kullanmak gibi bir vicdan görev vardır. Toplumumuzun zayıf yanlarından
biri bu gerçeğin yeterince anlaşılmamış olması ve gerçekten değerli pek çok kişinin toplum
sorunlarını benimsemekten ve bunlara çözüm aramak için görevleri olduğunu anlamaktan
uzaklaşmakta ve kaçmakta oldukları gerçeği ülke olarak bizim en zayıf yanımızdır.

Demciler Akademisinden de söz eder misiniz?

‘İçki’ sözü anlatmak istediğini becerme başarısına uzak kalıyor. Hele hele mutaassıp
dediğimiz anlayıştaki kişiler bu sözü de veya doğru anlama gelebilecek benzer sözleri de
değerlendirme yeteneği bulamayan kişiler oluyor. Nedeni ise çok basit. Bilmiyorlar.
Bilmiyorlar, yani bu işin cahilidirler. Ama bütün cahiller gibi onlar da hiç bilmedikleri bu
konuda görüş belirtmek cüretinden kaçınmazlar. İçki, yani kısacası en basit biçimiyle alkol,
yaşamın bezdiriciliğinden veya yaşamın bu yönlerinden bıkan insanların bıkan insanların
beyinlerini bir çeşit uzaklaştırma ile gezintiye çıkarmaları halidir. Bunda hafiflik veya
yanlışlık aramak daha da kötüsü suç aramak cahilliğin ta kendisidir. Ancak bu insanlar,
içenler hakkında ne düşünüyorlarsa, ben de ölçüsüz içerek ruhsal yollarını şaşıran ve zıbaran
insanlar için benzer şeyler düşünüyorum. Ölçüyü kaçırmamak esastır. Kafa ferahlama
gezilerine çıkmalı, ama duvar diplerinde de sızıp kalmamalıdır.

Sizinle yapılan söyleşi kitabının adı “Hayat Tatlı Zehir” Bu adı siz mi verdiniz?

Evet. Gerçek bir yanı da var tabii… Yaşamak sadece keyif almak değildir. Yaşamın mutlu
günlerinin yanında, kafanın ve ruhun çektiği eziyetli ayları ve yılları da olur.

İlk gazete yazınızı 61, ilk kitabınızı 63 yaşında yayınladınız? Neden bu kadar geç
kaldınız?

61 yaşıma kadar -bu sözü kullanmak istemiyorum ama kullanmaya mahkûmum- çok meşgul
idim… Nelerle mi?
Mimarlık yapıları ile…
Sonra Mimarlar Odası yöneticiliği ile…
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde haftada 6 saat, 15 yıl süresince ders vermekle… Bunlar
doldurdu.

Geleceğe yönelik planlarınız nedir?

Gitmeye acelemiz yoktur… Yaşadıklarımdan hiç pişman değilim. İki defa akciğer kanseri
ameliyatı oldum. Onlardan da kurtuldum. Yaşadıkça, hâlâ bir borcum varsa ödemeye
çalışarak devam edeceğim her şeye…

Aydın BOYSAN, “Ne Hoş Zamanlardı”, “Acele Etme Çabuk Ol”, “Bıkma Yaşa”, “Ayıp
Olmadan”, “Uzun Yaşamanın Sırrı” “Haydi Dostlar”, Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

OkulBil TV © 2016