Yazarımıza Ait Tüm Yazılar Burada

SAVAŞ ORTASINDAKİ BİR BİLİM İNSANIN FEDAKÂR ÇALIŞMALARI-oğuzhan saygılı

Cumartesi, Nisan 28th, 2012

SAVAŞ ORTASINDAKİ BİR BİLİM İNSANIN FEDAKÂR ÇALIŞMALARI

 

 

 

Bulgaristan’ın yetiştirdiği önemli siyaset ve bilim insanı Prof. Dr. Bogdan Filov’un çok önemli bir eseri Türkçeye geçtiğimiz yıl çevrildi. “Rumeli’nin Esaret Günleri” ismiyle yayınlanan kitabı, Bulgar tarihi ve folkloru üzerine uzman olan –sınırlı sayıdaki- çevirmen ve akademisyenlerimizden Doç. Dr. Hüseyin Mevsim çevirmiştir.[1]

 

Prof. Dr. Bogdan Filov’u Türk okuru bu kitap sayesinde yakından tanıma fırsatı elde etmiş oldu.[2] Arkeolog eğitimi alan Bogdan Filov’un, akademik hayatı oldukça başarılıdır. Doktora eğitimini Almanya’da tamamladıktan sonra 1906’da Sofya Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde görevlendirilir. Daha sonra bu müzenin müdürü olarak (1911–1920) görev yapar. Arkeoloji Enstitü Müdürlüğü, Sofya Üniversitesi öğretim üyeliği, Rektörlüğü, Bulgar Bilimler Akademisi Başkanlığı görevlerinde bulunur.

 

Siyasi yaşamında Milli Eğitim Bakanlığı, bazı bakanlıklar ve Başbakanlık yapmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarında başında bulunduğu kabine Nazi Almanya’sının baskısı altında ABD ve İngiltere’ye savaş açarak Savaşa katılır. Bilindiği üzre Bulgaristan mağlup devlet arasındadır. 1940–44 yılları arasında görev alan bakanlarla birlikte 2 Şubat 1945’te yeni iktidar tarafından kurşuna dizilir. Mal varlığı ve Ordinaryüs Profesörlük dışında bütün akademik unvanları alınır. 90’lı yılların başına kadar akademik ve siyasi hayattan silinir. 1996’da Yargıtay tarafından aklanır. (daha fazla…)

dr. mecit barlas’ın hatıraları-oğuzhan saygılı

Perşembe, Ocak 12th, 2012

DR MECİT BARLAS’IN HATIRALARI

Oğuzhan Saygılı[*]

Dr. Mecit Barlas ismi her Gaziantepli için birbirinden farklılık
arz eden çağrışımlar uyandırır. Günümüz gençlerinin önemli bir
bölümü için pek çağrışım yapmayabilir. Muhtemelen şehrimizdeki
“Dr. Mecit Barlas Pasajı ve Caddesi”ne bakarak “Galiba
unvanında belirtildiği gibi doktordur ama bunun dışında
hiçbir şey bilemiyorum” diyecek azımsanamayacak eğitimli ve
eğitimsiz genç kitlesi vardır. Oysa birkaç kuşak önceye kadar Dr.
Mecit Bey bu şehir için çok şey ifade ediyordu.

Özellikle de Antep Savaşı’ndaki Gazi şehrin mefluç olmuş,
yaralılarının tedavisine yönelik hastaneye çevrilen Şeyh Fetullah
Camiisi’ndeki Dr. Mecit Bey’in inanılmaz çalışmalarını biz unutsak
dahi tarih unutmayacaktır. Bunun için yakılan birçok ağıt, türkü ve
dile gelen şiirde kendisinden bahsedilmiştir.

Antep’in ilk doktorlarında olan Mecit Bey, kendi hayat
hikâyesini yakınlarına, sevdiklerine muhakkak ki anlatmıştır. Doğal
olarak bundan mahrum olanlar az değildir. Dar-ı dünyadan ayrıldığı
1969 yılından beri kendi hayat hikâyesini merak edip de öğrenmek
ve bilmek isteyenler için sürpriz 2010 yılının Ocak ayında meydana
geldi. Dr. Mecit Barlas, bir dönem hatırasını kalem aldığını, az da
olsa günlük yazdığını, torunu Emre Barlas’ın hazırladığı “Dr. Mecit
Barlas’ın Anıları” isimli kitabından öğrendik.[1]

Kitabın çok büyük bölümü hatıra tarzında yazılmıştır. Ancak
çok küçük bölümleri ise günlük kategorisine girebilir. Söz konusu
kitabın ışığı ve rehberliğinde Dr. Mecit Barlas şöyle anlatılabilir.

Mecit Bey, Medrese dersiamı ve rüştiye muallimi bir babanın
oğlu olarak 1883’te Antep’te dünyaya gelir. Babasının medrese
hocalığı dolayısıyla kendisi de aynı eğitimi alır. Medrese eğitimi ve
Rüştiye’yi bitirdikten sonra İstanbul Tıbbiye Mektebi’ni okumak için
İstanbul’a yol alır. Ayağındaki bir rahatsızlık dolayısıyla eğitimine
zaman zaman ara vermek durumunda kalır. Bununla ilgili küçük bir
örnek verilebilir. İstanbul Tıbbıye Mektebi’nin II. Meşrutiyet sonrası
Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi’ne dönüşmesiyle, iskeleden mektebe
kadar yürümesi gerektiğini, oysaki kendisinin topal ayağıyla buna
zorlandığını şöyle anlatır: “arabayla gitmeye kesemin, yürümeye
ayağımın tahammülü yoktu” (s.22)

Mecit Bey, niçin doktor olmak istediğini anılarında açıklar.
Ayağının rahatsızlığı dolayısıyla karşılaştığı mesleği doktor olmayan,
yarım doktorların tavrı ve 8-10 yaşlarındaki bir hatırası, cerrahlığa
karşı kendisinde bir meyil uyandırdığını belirtir. Günümüzde daha
fazla model ve idol sıkıntısı çeken çocuk ve gençlere yol göstermeye
yönelik, Mecit Bey’in anlattığı bu anekdotu çok önemsiyorum. Şehrin

dışındaki bir bostana doğru birkaç arkadaşıyla giderken yolda bir
çanta bulur. Sözü Mecit Bey’e bırakalım: “Çantayı açar açmaz
içinde pens, makas, eğri iğne gibi cerrahi aletler vardı. Yani
küçük cep trosu idi. Çoçuklar bulduğum şeyi görmek için
etrafımı sardılar. Ben biraz açıp onlara gösterdikten sonra
koşuyordum, onlar beni takip ederek göstermemi istiyordu.
Bu çantayı koynumda saklayarak eve getirdim ve geceyi
sevinç içinde geçirdim. Ertesi sabah bu çanta için o zaman
adet olduğu üzere tellal bağırmış. Meğer hükümet tabibi
Müslüman doktora aitmiş. Hayvanla köye keşfe giderken
düşürmüş. Babam da çantayı benden aldı, sahibine gönderdi.
Fakat bende bu küçük vaka doktorluk, cerrahlığa meyil
uyandırdı.” (s.19)

Balkan Savaşları Mecit Beyin, talebelik yıllarına tekabül eder.
Bu dönemin şartları gereği Kandilli Cemile Sultan Köşkü ile Camcı
Raif Paşa’nın taksimdeki evi hastaneye çevrilir. Mecit Bey, buralarda
asistan olarak çalışır. Doktorluktan ilk kazancını da burada aldığını
belirtir. 1914’te diplomasını alarak doktor olur.

Etfal Hastanesi’nde çalışmaya başlar. I. Dünya Savaşı
başlayınca hastanenin bir harp hastanesine geldiğini beyan eder.
Çanakkale Cephesi’nden birçok yaralının geldiğini, bunların tedavi
edildiğini öğreniyoruz. Burada iki yıl çalıştıktan sonra eş zamanlı
olarak Darülaceze’de de çalışır.

1918’de
memleketi
Antep’e
dönen
Mecit
Bey,
bir
muayenehane açar. Arka arkaya savaşlarda yenilen Osmanlı
Devletinin kabul etmek zorunda kaldığı mütareke döneminde, şehir
İngilizler tarafından işgal edilir. İngiliz İşgal altındaki şehirden
manzaraları ve Antepli vatanseverlerin yaptıklarını kitapta uzunca
anlatır. Bilindiği üzre İngilizler şehri daha sonra Fransızlara teslim
eder.

Antep Savaşı’nda dışarıdan ciddi bir yardım almayan şehir,
yokluk, açlık ve bütün yoksulluğuna rağmen Fransızlarla mücadele
eder. Tarihe II. Plevne Savunması olarak geçen bu savaşta Dr.
Mecit Bey ve arkadaşlarının gayretleri, fedakâr çalışmalarını
tarih bugün iftiharla yazmaktadır. Dr. Mecit Bey, asıl şöhretini
bu dönemde alır. İlacın, teknik alet adavetin yok denilecek kadar
olduğu bir dönemde yaralıların tedavisini, yüzlerce ameliyatı nasıl
yaptığını kendi satırlarından şöyle anlatır: “…Yaralının bir kısmı
bombardımandan yaralanan kadın ve çocuktu; bir kısmı
da cephede yaralanan askerdi. Bu bir fecaatti, yürekler
acısıydı. Yaralılar tedavi için vasıta ve ilaç yoktu. Bin bela
ile tentürdiyot tedarik ediyorduk. Gaz bezi yoktu. Oradan
buradan, tülbent topluyorduk. Pamuk olarak hidrofil pamuk
pek azdı. Adi pamukları kaynatıp, sıkıp kullanıyorduk.
Alet olarak kendi hususi cerrahi aletlerimi kullanıyordum.

Bu şerait altında mecruhları tedavi ediyordum. Asepsi ve
antisepsi kaidelerini hakkiyle tatbik imkânı yoktu. Noksan
vasıtalarla kranyotomi yapıyor ve beyin mecruhlarını tedavi
ediyordum. Bu hastaların mühim bir kısmı iyi oluyordu.
Camii içinde mektebin bir kısmı yaralı ile dolmuştu. Bir aralık
yaralılar buralara sığmadı. Abdullah Efendi’nin evini de işgal
ederek mecruh yatırdık. Söylemezzade Dr. İbrahim Bey
merhum da benimle birlikte gayretle çalışıyordu. Sıhhiye
müdürü Şahabettin Bey de hastaneye gelir, yaralıları tedavi
ederdi.” (s.39)[2]

Mecit Bey, Antep şehrinin teslim olması sonrası geçici olarak
–Fransızların sözünün geçtiği dönemde- mutasarrufluk yapar.
Nedendir bilinmez 1927’de Gazi şehrinin varlık-yokluk yıllarındaki
bütün hizmetlerine rağmen cezalandırılır. Kendisi kamu kuruluşunda
çalışmamasına rağmen Devlet hizmetlerinden el çektirilir. Milli
Mücadele’nin
aleyhinde
bulunması,
Fransızlara
mutasarrıflık
yapması, Fransızların Antep’i terk ederken kendisinin de onlarla
beraber firar ettiği gibi suçlarla itham edilir. Hakkında Heyeti
Mahsusa kararı çıkartılır. Barlas, manevi leke olarak gördüğü bu
duruma çok üzülür. Hukukçu Ağabeyi Sait Bey bu durumu tashih
etmek için Ankara’da çok uğraşır. Nihayetinde karar düzeltilir.

Siyaset ateşinin kendisini yakmaya çalışmasına rağmen
Mecit Bey, siyasetten uzak yaşamayacaktır. Barlas ailesi uzun yıllar
Gaziantep’te CHP’li olarak tanınacaktır. Birkaç kez CHP lideri İsmet
Paşa seçim çalışmaları için geldiği Gaziantep’te Mecit Bey’lerde
kalır. Yazar, parti içi mücadeleleri de anlatmaktan geri durmaz.
60 İhtilaline giden süreçte 57 Seçimlerinin Gaziantep ölçeğindeki
kavga oldukça büyüktür. Demokratlara göre Halk partililer, Halk
Partililere göre Demokratlar seçimde hile yapmıştır. Seçim sonrası
Gaziantep’teki sıcak ve gerilimli günler ileriki yılların habercisidir.
Mecit Bey, bu süreci hatıralarına serpiştirir. Yalnız burada çok küçük
bir ayrıntıyı ıskalamak istemiyorum. 57 Seçim sonuçlarının açığa
çıkmasıyla birlikte Demokrat Partililerin Halk Partililerin evlerinin
önünde uzun süre davul çaldırdığını yazar. İhtilal ve sonrasında
Demokrat Partililere yapılan eziyet, zulüm ve baskıların sebebi
sorgulandığında bunun gibi tavırların da göz önünde bulundurulması
gerektiğini düşünmekteyim.[3]

Mecit Bey’in Cumhuriyet’in ilk yıllarında Gaziantep Türk Ocağı
Şubesi ve Trahomla Mücadele Derneği Reisliği yaptığını da okur
kitap sayesinde öğrenmiş olur.

Kitapta aile fertlerinin, yakın akrabalarının ciddi hastalıkları
ve ölüm süreci genişçe yer tutar. Doktor olarak meslek hayatında
yapmış olduğu ciddi bir hatayı anlatmadan geçmez. Yakın akrabası
genç bir kadının kürtaj ameliyatı yaparken bir anlık gaflet sonucu
narkoza gerek yoktur düşüncesiyle bayıltılmadan ameliyata başlanır.
Ama sonuç istenmeyen şekilde biter. Kadın ameliyattan kalkamaz.

Yazar bu duruma çok üzülür sayfalarca bunu anlatır.

Ayrıca doktorluk sürecince kazandığı para, edindiği gayri-
menkulleri teker teker belirtir. Bir doktorun hangi şartlar altında ne
kadar para kazandığıyla ilgili fikir sahibi olunabilecek kadar örnekler
verir.

Yazar, Çocukluğundaki Antep ile 50’li yılların başındaki
Gaziantep’i kıyaslamaya çalışır. O zamanki şehrin nüfusunun
80.000 olduğunu söyler. Ermenilerin yaklaşık nüfusun dörtte birini
oluşturduğunu, Ermenilere ait 20’ye yakın ilk mektebin olduğunu,
Türklerin önemli bir kesiminin askerlikten kaçmak için Medreseye
yazıldığını, eşraf ve bey çocuklarının okumadıklarını, hovardalık ve
avcılık ile vakitlerini öldürdüklerini belirtir. İstanbul’da birkaç ailenin
çocuklarının okuduğunu, ulaşım imkânları ve Cumhuriyetle birlikte
okuma oranlarının arttığını vurgular. 1951 yılının başında yazdığı
satırlarda Cumhuriyet’in bütün dinamik hamlelerine rağmen Osmanlı
Devleti’nden kalan okulların dışında sadece 3 ilkokul yapıldığını,
şehri süsleyecek bir Hükümet Konağı’nın daha yapılamadığına
hayıflanır.

ben rtük başkanıyken-oğuzhan saygılı

Pazar, Ocak 1st, 2012
BEN RTÜK BAŞKANIYKEN..

 

Radyo Televizyon Üst Kurulu, 90’lı yılların ortalarından itibaren radyo ve televizyon kanallarına verdiği, -uyguladığı sansür niteliğindeki- cezalar ile dikkatleri üzerine çekti. RTÜK’ün görevi, işleyişi, kurumsal yapısı hakkında açıkçası kamuoyunun çok net ve sahih bilgi sahibi olmadığını söyleyebiliriz. RTÜK’ü daha yakından tanımak isteyenler için bir kitaba atıfta bulunacağım.  (daha fazla…)