OkulBil TV

Eğitim - haber - Sanat

 

ÖYKÜLERLE TRAKYA KÖYLÜSÜNÜN YAŞAMI: “AÇ HARMANI” (*)
Hasan Akarsu

Ozan, yazar, eğitimci Mehmet Başaran’ın bugüne değin kırka yakın yapıtı yayınlandı.
Köy Enstitülü Başaran, üretkenliğini sürdürüyor. Aç Harmanı onun ikinci yapıtı. 1962’deyayınlanmış. İkinci basımı yeni yapılan, yirmi bir öyküden oluşan kitabı bir solukta okunuyor.
Birçok öyküsünde köylüleri konuşturuyor Başaran. Trakya köylüsünün soluğunu duyarken,
direncini, yaşama coşkusunu daha iyi anlıyorsunuz.
Aç Harmanı öyküsünde İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlatır. Köylü, ilkyazla birlikte
yeşeren otlarla açlıktan kurtulur. Yazar, kendi anılarından yararlanarak o yılları anlatır.
Ankara’dan gelen üç müfettiş İ. Hakkı Tonguç’la ilgili soruşturma yapar. (Lütfü Elçin,
Sami Akyol, Osman Bener) Öğretmen, babasının doğum yerinin Sofya yakınlarında bir
köy olduğunu söyleyince “kökü dışarda” olmakla suçlanır. Öğretmen: “Atatürk de Selanik
doğumluydu, O’nun da mı kökü dışarda?” diye sorunca müfettişler iyice kızarlar. 27 yıllık
Cumhuriyet dönemi sorgulanır: “…Bu halka beş liraya şeker yedirdiniz. Köylülere sırtlarıyla
taş taşıtarak zorla okul yaptırdınız…Camileri depo yaptınız… 27 yıllık Cumhuriyet dönemi
suçlanıyordu, devrimlere saldırılıyordu, Köy Enstitüleri komünist yuvasıydı…” (s.14)
MEB. Tevfik İleri’nin emirleriyle yurdun her köşesinde soruşturmalar sürer. Başaran, Köy
Enstitüleri Dergisi’nde çıkan “Aç Harmanı” kompozisyonunda köylüleri isyana kışkırtmakla
suçlanır. Kıtlık yıllarıdır, ambarda buğday bitince köylü, ilkyazda erken yetişen buğdayını
kaçak olarak biçip harmanda döver. Devlet görevlisi olan ofisçiden gizli yapılır bu iş.
Gerekirse ofisçiyle kavga bile edilir. Kompozisyonda anlattığı budur.
Başaran, Çanakkale’de, Galiçya’da, Kanal’da savaşan, İngilizlere tutsak düşen,
kurtulup köyüne dönen yetmiş yaşında bile çalışmak zorunda olan köylülerini anlatır. Enişte
yaşamını ne güzel yansıtır: “Çıplağın biriydim ben. Ne ateşlerden geçtim. İngilizler esirlikte
memleketlerine götürmek istedi bizi. Ev, iş, toprak, hepsi hazır dediler. Gitmedim. Pişman
değilim. Çerden çöpten bir yuva kurduk halanla burada. Evlat yetiştirdik. Gece gündüz
çalıştık, hala da çalışıyoruz. Günler delik çuval gibi. Ne elimizde var ne avucumuzda.. Nasıl
geçti ömür anlayamadık bile… Şu aşağıdaki söğütler, kavaklar var ya, seviyorum onlara
bakmayı…Hoşnudum dünyadan” der gibiydi… (s.26)
Parıltı, Su Kesimi, Manda Boğası ve Kesit öykülerinde, köylerde hiç bitmeyen su ve
tarla sınırı kavgaları anlatılır. Bu kavgalarda yoksul köylü Küçük Ahmet’in , Saliaga’nın ve
Yusuf’un hakkını araması, başarılı olması yazarın kavgada “güçsüzden yana” olduğunun
göstergesidir.
Köylerde “hayırsız evlat” çoktur. Topal Hasan Dayı’nın çocukları da böyledir. Ölüm
döşeğindeyken evine gelip öldüğünü anlayınca da parasını alan oğlu unutulur mu?
Çukurcu Tahir, mezar kazıp ölüleri gömer. Yaşlı olup halsiz düşmüştür. Yine de
salası verilen ölü için mezar kazmaya gider ve yolda düşüp ölür. Başkasına mezar kazmaya
giderken ölmek acıklı olmalı…
Köye traktörün girişiyle bozulan dengeler, göç olayları, düşmanlık yüzünden samanları
yakılan köylülerin durumları ne güzel anlatılır. (Ben Hükümet Olsam, Kırmızı Tospağa,
Bayamlı Durdu) Aklını yitiren eski değirmenci İrfan’ın sevdiği arkadaşı Çakıcı’nın ölümüne
inanmayıp onu her yerde araması içinize buruk bir acı bırakmaz mı?
Nadas karıştırmaya, kırlardan çalı-çırpı toplamaya giden köylülerin yaşantıları gelir
gözünüzün önüne. Devlet Hastanesi’nde ilgisizlikten yakınan Ömer Dayılar bugün de yok
mu? Öyküler yazılalı yarım yüzyıl geçmiş olsa da yaşananlar değişmediği için güncelliğini
koruyor.

Yazar, “Üvendire” öyküsünde, insanımızın uyuşukluktan kurtulması için üvendirenin
gerekliliğini belirtir. İşlerin düzenli yürümesi buna bağlıdır: “ …Bir üvendire toprağa,
insanlara, köylere…Ucuna da öyle bir ‘sivri’ takmalı ki…” (s.88)
Ölümün soğuk yüzünü tanır torunlar. Babaanne ölmüştür… Torunu onun ayırdında
değildir.
Başaran, Bozkırın Şavkı öyküsünde, bozkıra Kepirtepe Köy Enstitüsünün nasıl
kurulduğunu anlatır. Köy çocuklarının temel atma sırasındaki çalışmalarını, yıllar sonra
bu okullar kapatıldığında ise oradan geçerken gördükleriyle içinin nasıl acıdığını yansıtır.
Günümüz öğretmenlerinin bozkırdan kaçmak isteyişleri düşündürücü değil mi? Ya yaşlı
köylünün söyledikleri? “Ah bey” dedi, Enistü mektebiyken göreceedin sen buraları,
söndürdüler, bozdular, boynu altında kalasıcalar…” (s.105)
Tuna Suyu öyküsünde, Kaynarca Deresi’nin Tuna Suyu olduğunu söyler Poçka Dede.
Kaynarca Deresi’nin bir kolu da Derecik’tir, köylerinden geçen. Suya baktıkça Tuna
boylarına özlemleri artar oralardan gelen köylülerin.
“İda Dağı’na Karşı Kadeh Kaldırmak” öyküsünde Başaran, öğretmenlik yıllarında
geçirdiği sorgulamayı anlatır. Sorgulanırken Prometeus ile bağ kurar. O, ateşi insanlara
ulaştırmanın bedelini ağır ödemiştir. Yaşamı güzelleştirmek için çalışanların başına gelenleri
düşünür. Başaran, Prometeus yüzlü fotoğrafa bakıp (Tonguç’un fotoğrafı olabilir) sevinçle
kadehini kaldırır İda’ya doğru. Bakanlık müfettişleri Tonguç’u sorgulayadursunlar…
Yoksul köylülerin köyden çıkıp kendilerini kurtarmaları Cumhuriyet yönetimiyle
olmuştur. Cumhuriyet yönetiminin en önemli kazanımı Köy Enstitüleridir. Köylü, işçi,
haksızlıkları gördükçe öfkelenecektir artık. Hakkını arayacaktır. İnsana yaraşan da budur.
Mehmet Başaran, Vecihi Timuroğlu’nun dediği gibi “köy olaylarını çarpıcılıklara sığınarak
anlatmıyor, kökensiz kalmıyor olaylar…Üretim ilişkileri içinde anlatıyor insanlarını.”
(*) Aç Harmanı- Mehmet Başaran, Öyküler, Papirüs Yayınevi, Basım 2002.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

OkulBil TV © 2016